BUNLARI BİLİYORUMUSUNUZ

BUNLARI BİLİYORUMUSUNUZ

PALYAÇO, dikkat çekici özel makyajı, renkli giysileri ve yaptığı türlü maskaralıklarla sirk­lerde izleyicileri eğlendirmeye ve güldürmeye çalışır . Bu gösterilerde, gülünç olduğu kadar saçma ve abartılı hareketlerde bulunur.

İlk Palyaçolar

Çoğunlukla sirklerde gördüğümüz palyaçolar, sirklerin ortaya çıktığı 18. yüzyıldan yüzlerce yıl önce de vardı. Eski Yunan’da saçlarını kazıtan, kabarık olması için içi doldurulmuş giysiler giyen palyaçolar fars ve pantomimlerde ikincil rollerde görü­lür, asıl oyuncuların hareketlerini taklit eder­lerdi. Roma’daki pantomim­lerde palyaço sivri külahı ve rengârenk yamalı gömleğiyle öbür oyuncuların alay ve küçüm­semesine hedef olurdu.
Eskiçağda saraylara, hükümdarları eğlen­dirmek ve güldürmek için köle pazarlarından güldürme yeteneğine sahip, zeki ve hünerli kişiler satın alınırdı. Bu gelenek ortaçağda da sürdü. Soytarı olarak da anılan bu palyaçolar deli ya da aptal numarası yaptıkları için, yaygın toplumsal ve ahlaki değerleri alaya almalarına ve yüksek sınıftan kişilerle alay etmelerine ses çıkartılmazdı. Saraylarda soy­tarı bulundurma geleneği Avrupa’da 18. yüz­yıla kadar sürdü. Osmanlı sarayında ise II. Bayezid döneminde (1481-1512) başladı ve Tanzimat döneminde (1839-76) kaldırıldı.
Avrupa’da ortaçağda gezgin şarkıcılar ve hokkabazlar günümüzdeki gibi palyaço nu­maraları yaparlardı. Başkalarını güldürmeyi meslek edinen gerçek anlamda palyaçolar ancak ortaçağın sonlarında ortaya çıktı. 16. yüzyılın başlarına gelindiğinde, daha sonraki yüzyıllarda kuşaktan kuşağa geçecek ilginç palyaço tipleri yaratılmıştı. İtalyanlar’ın halk tiyatrosu commedia dell’arte’mn tiplerinden Arlecchino, önceleri sık sık aşk yüzünden başı derde giren hazırcevap bir uşak rolündeyken, giderek dolaplar çeviren bir akrobat durumu­na geldi . Baklava desenli, vücuduna yapışık bir giysisi, siyah, yarım maskesi vardı. Tuhaf bir ses çıkaran değne-ğiyle ikide bir kurbanlarını pataklar, izleyici­leri kahkahaya boğardı.
İngiltere’de palyaço başlangıçta ortaçağ dinsel oyunlarında, şeytana bile pabucunu ters giydiren, düzenbaz ve hain bir tip olarak ortaya çıktı. İngiliz sahnelerinde görülen ilk palyaçoların en ünlüleri, her ikisi de Shakes­pearean tiyatrosunda çalışmış olan William Kempe ve Robert Armin’di. 17. yüzyılın gezgin İngiliz oyuncuları sahne palyaçosunu Almanya’ya tanıttılar. Üzerine bol gelen ce­keti, kulaklarına kadar inen şapkası, kırmalı geniş yakası ve kocaman ayakkabılarıyla bu palyaço tipi günümüzde de pek değişmedi.
Arlecchino oyunlarının kaba ve budala Pedrolino’su Fransa’da değişime uğradı. Ünlü Fransız pantomim sanatçısı Jean-Gaspard Deburau 19. yüzyılın başlarında yeni bir palyaço tipi yarattı. Bu, bol beyaz giysileri içinde, çocuksu tavırlı, iyimser ama aşkta aradığını bulamayan Pierrot idi.

Palyaço Türleri

Palyaçoların birçok çeşidi olmakla birlikte, aslında kendini beğenmiş beyaz suratlı palya­ço ile eski püskü, perişan kılıklı, bahtsız, şapşal palyaço olmak üzere iki türdür. Beyaz surat en sevilen palyaço tiplerindendir. Beyaz krem boyayla yüzünü boyayan palyaço bunun üzerine, kıpkırmızı, yusyuvarlak bir burun ve kocaman, kırmızı bir ağız çizer. Kel görün­mek amacıyla, başını sıkıca saran bir başlık giyer. Ortalıkta yuvarlanıp hoplayarak sirkte­ki at cambazlarına yardım edermiş gibi yapar­ken, aslında sürekli olarak sirk yöneticisinin ayaklarına dolaşır.
Şapşal palyaçonun soğan biçiminde kırmızı bir burnu, üzerinden dökülen giysileri, yük­sek siyah kaşları, abartılı bir ağzı vardır. Pek sakar ve dağınıktır. 1865’te ortaya çıkan ve Auguste olarak bilinen bu palyaço adını, bu türün ilk örneğini sergileyen Fransız palyaço­su Auguste’ten aldı. Genellikle birlikte göste­riye çıkan bu iki palyaçodan beyaz suratlı olanı aklı başında adamı, şapşal ise ortalığı karıştırarak gülünç duruma düşen iyi ve saf kişiyi temsil eder.
Ünlü Amerikan Palyaçosu Emmett Kelly’ nin yarattığı kederli serseri, para pul peşin­de olmayan, insancıl duygularını yitirmemiş bir tiptir. Tıraşlı görünmek için koyu renk makyaj yapar, uzun bir palto, rengârenk yamalı pantalon, yamuk bir şapka ve yırtık pabuçlar giyer.
Ünlü sinema oyuncusu Charlie Chaplin ise paytak yürüyüşü, kıvrık bastonu, düşük pantolonuyla unutulmaz bir palyaço tipi olan Şarlo’yu yaratmıştır.

Ünlü Palyaçolar

İlk kez İngiltere’de 1850’te sahneye çıkan Joseph Grimaldi ilk gerçek sirk palyaçosuy-du. Daha sonra bütün palyaçoların takma adı haline gelen Joey adıyla tanındı. Özellikle takla atma, yerlerde yuvarlanma ve gürültüy­le dayak atmakta ustaydı.
ABD’nin ilk palyaçolarından biri, İç Savaş döneminde (1861-65) çok sevilen Dan Rice’ dı. Uzun sakalı, çizgili pantalonu ve silindir şapkasıyla Rice’ın ABD’yi simgeleyen Sam Amca’ya esin kaynağı olduğu sanılmaktadır.
Ünlü Avrupalı palyaçolar arasında Coco (Raoul Jouin), Toto (Armando Novello), Grock (Charles Adrien VVettach), Fratellini ailesinin üyeleri ve SSCB’nin en sevilen pal­yaçolarından Oleg Popov sayılabilir.

SİHİRBAZ
İllüzyonist sihirbazlık ve illüzyon sanatını icra eden kişiye verilen addır.

İngilizce’de Magic Sihir, Magician ise Sihirbaz anlamındadır. Türkçe’de illüzyonist olarak adlandırdığımız illusionist İngilizce’de de “Magician” yani “Sihirbaz” ile aynı anlamı taşısa da genelde büyük sahne şovları yapanlara verilen bir addır. Sihir kelimesi bazen büyü ve benzeri olağanüstü güçleri çağrıştırdığı için sihirbaz kelimeside büyücü gibi bir anlamı çağrıştırabiliyor. Bu nedenle yaptıkları işin illüzyon olduğunu savunan illüzyonistler genelde Sihirbaz yerine kendilerine İllüzyonist denmesini tercih ediyorlar. Ama tabiki Sihirbaz ve İllüzyonist aynı anlamdalar.

Genelde bilindiği üzere illüzyonistler sırlarını açıklamazlar ve açıklanmasından hoşlanmazlar. Bunun en büyük nedeni illüzyon oyunlarında gerçekleştirilen el çabukluğu veya aletlerin kullanımlarının her zaman seyirci tarafından bilinmeyen bir sırrı olduğu ve bu sayede gerçekleştiğindendir. İllüzyonistlerin çoğu karşısındaki seyircinin yaptığı oyuna şaşırmasından hoşlandığı için o oyunu sergiliyordur. Sırrı bilinen bir oyun genellikle seyirci tarafından hayret uyandırmayacağı için illüzyonun büyüleyici tarafı ortadan kalkmış olur. Bazı oyunların ne kadar kompleks sırları ve metodları olsada bazılarının hiç akla gelmeyecek kadar ufak bir sırrıda olabiliyor. O yüzden sırrı hangi boyutta olursa olsun yaratacağı etki her zaman çok daha farklı olabilir. Bu nedenle sizde illüzyon ile ilgilenecekseniz sırlarınızı seyircilerinize anlatmamanız gerekir.

İllüzyon bir sahne sanatıdır ve illüzyonistler hiçbir zaman doğa üstü güçleri olduğunu savunmazlar.Belli bir çalışma ile elde edilmiş el çabukluğu(ki bazen yılların deneyimi gerekebiliyor) veya illüzyonistlere özel malzemeleri kendi becerileri ile kullanıp bunları sergilerler.

İllüzyon ile ilgili Türkçe’de birkaç kavram bulunmaktadır ve aynı şeyleri ifade etmektedirler. İngilizcede Magic Trick (Sihir Numaraları) ve bunları gerçekleştiren kişi Magician (Sihirbaz) olarak adlandırılır. Büyük boyutlarda sahne gösterileri sergileyen kişiler ise Magician yerine illusionist (illüzyonist) olarak adlandırılırlar. Türkçe’de ise bu mesleği icra edenler hem sihirbaz hem de illüzyonist olarak adlandırılmaktadır.

İllüzyon büyük sabır ve çalışma gerektiren bir sanat dalıdır. Öğrendiğiniz birşeyi sergilemeden önce mutlaka bir çok defa tekrar yapmanız ve bıkmadan çalışmanız gerekmektedir.

Hiçbir illüzyonist bir öğretici olmadan sanatını öğrenmemiştir. Ancak kişiler illüzyon sanatının temellerini öğrendikten, konunun hakim olup işin esaslarını kavradıktan sonra; ancak becerileri ölçüsünde yeni oyunlar, teknikler bulup geliştirebilirler ki zaten olması gereken de budur.

SİHİRBAZLIK TARİHİ
Çok eski devirlerden kalma bazı yazıtlarda sihirbazlık gösterilerinin anlatımlarına rastlanmaktadır; Ms. Westcar tarafından bulunmuş olan papirüste milattan yaklaşık 2800-2400 sene önce yaşamış olan Mısırlı büyücülerin marifetleri anlatılır. Milattan 1500 yıl önce, Hz. Musa’nın mucizelerine karşı koyabilmek için Firavunun büyücülerinin yanılsama sanatının tekniklerini kullandıklarını da bilmekteyiz. Elbette sihirbazlık gösterileri sadece, efendilerinin itibarını Peygamber karşısında korumaya çalışan bir takım büyücülerin tekelinde değildi. Antik Yunan ve Roma’da gezgin sihirbazların yaptıkları “hokka oyunu” gösterisini Alciphron M. S. 200 yılındaki bir mektubunda anlatır. XVIII. yüzyıla kadar olan belge azlığı aradaki yüzyıllarda sihirbazlık sanatının icrası hakkında bilgi edinmemizi zorlaştırmaktadır. Şüphesiz, sihirbazların pek çok defa büyücü sanılarak cezalandırılmış olmaları onları uzun süre, sanatlarının icrası ve tanıtımında gölgede kalmaya itmiştir: Hieronymus Bosch’un ünlü tablosu bize “hokka oyunu”nun Ortaçağ ve hemen sonrasındaki sunumu hakkında bilgi verir. 1584 yılında önce Fransa’da J. PREVOST tarafından dünyanın ilk sihirbazlık kitabı “La Premiere Partie des Subtiles et Plaisantes Inventions” yayımlanır, hemen ardından aynı yıl İngiltere’de R. SCOT ünlü “The Discovery of Withchcraft” adlı eserini yayımlar, bu sayede sihirbazlık sanatı geniş kitlelere ulaşmaya başlar.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, eski Türk seyirlik oyunlarının belki de en ilginci olan ve şenliklerdeki gösterilerde önemli bir yer tutan Hokkabazlık sanatı, bir yandan Usta ve Yamağı arasındaki söyleşmeleriyle bir çeşit Ortaoyunu olarak sunulurken, öte yandan da elçabukluğu yönü ile bir hüner gösterimi olarak kabul görmekteydi.

Modern çağda ise ilk isim 1735-1795 yıllarında yaşamış olan Amerikalı Jacob PHILADELPHIA’dır. 1750-1796 yıllarında yaşamış olan İtalyan Joseph PINETTI, İtalyan Bartolomeo BOSCO (1793-1863),Viyanalı Leopold DOEBLER (1801-1860), Polonyalı BELLACHINI (1828-1885) modern çağda sihirbazlık sanatının ilk ünlü isimleridir.
7 Aralık 1805 yılında Fransa’nın Blois şehrinde doğmuş olan Jean-Eugene ROBERT-HOUDIN çağdaş sihirbazlığın babası olarak bilinir. ROBERT-HOUDIN’e bu ünvanı, gösterisini sunarken -alışılmışın aksine- o zamanın resmi davet kıyafetini giymesi, sahnede zarif ev mobilyaları kullanması, o güne kadar sihirbazlar tarafından kullanılmış olan garip giysi ve araçlardan uzak durması, asistanı ile kavuklu-pişekar tarzı dalaşmalar yapmaması, seyircilere saygılı davranması ve gösterisini bilimsel-sanatsal çerçevede sunması kazandırmıştı.

Aynı dönemin bir başka büyük ismi ise Buatier De KOLTA (1847-1903) adındaki bir Fransız sihirbazdır; kendisi illüzyon sanatına çok değerli sahne araçları kazandırmıştır. O yıllarda Avusturya’da -iskambil sihirbazlığı oyunları günümüzde de sunulan- Johann Nepomuk HOFZINSER (1806-1874), İngiltere’de büyük sahne ustası ve illüzyon oyunları mucidi David DEVANT (1868-1936), Hollanda’da BAMBERG ailesi, Almanya’da “black-magic” tarzında gösteriler sunan BEN-ALI-BEY (1839-1928), Alman HERRMANN ailesi Amerika’da ise CHUNG LING SOO (1861-1918), The Great LAFAYETTE (1873-1911) ve HOUDINI (1874-1926) ünlenirler.

Amerikalı bu üç ünlü sihirbaz, kimliklerini gizleyişleri ve sanatlarının yaşamlarını sonlandırması ile benzeşirler: William E. Robinson Çinli kılığına girip CHUNG LING SOO adıyla ün kazanır, Londra’da, 23 Mart 1918 tarihinde sahnede, kendisine doğrultulmuş bir tüfekten çıkan mermiyi yakalama gösterisi sırasında göğsünden isabet alarak yaşamını yitirir.

24 Şubat 1873’de Almanya’da Wiesbaden’de doğan Siegmund Neuberger, The Great LAFAYETTE adını kullanarak ünlü olur, 9 Mayıs 1911 tarihinde Edimbourg’daki bir gösteri sırasında çıkan yangında, gösterilerde kullandığı ve çok sevdiği atını kurtarmaya çalışırken yaşamını yitirir. Budapeşte doğumlu Erik WEISZ ise, göçmen olduğunu saklayıp doğum yerinin Wisconsin olduğunu iddia eder, Robert-Houdin’den esinlenerek kullandığı HOUDINI sahne adı ve “kaçış” gösterilerindeki başarısı ile ün kazanır, Detroit şehrinde, gösteri yaptığı tiyatronun kulisinde sohbet ettiği hayranlarından bir tanesinin karın kaslarının sağlamlığını ölçmek için attığı yumrukların ertesi gününde oluşan yaygın peritonit sonucu, 31 Ekim 1926 tarihinde hayata gözlerini yumar.
Amerikalı Harry KELLAR (1849-1922), İtalyan BENEVOL (1865-1939), Amerikalı Howard THURSTON (1869-1936), Polonya asıllı Amerikalı Horace GOLDIN (1873-1939), Polonya asıllı Amerikalı Max MALINI (1875-1942), İngiliz P. T. SELBIT (1879-1939), Hollandalı DANTE (1883-1955), Türk Zati SUNGUR (1898-1984), Rus KIO ailesi, Alman KALANAG (1903-1963), Hintli SORCAR (1913-1971), Amerikalı Lee GRABEL (1919-…….), Hollandalı Fred KAPS (1926-1980), Amerikalı Doug HENNING (1947-2000) XX. Yüzyılın diğer üstün yetenekli ve uluslararası ün yapmış sihirbazlarıdır.

Günümüzün en büyük sihirbazı olarak ise, sanıldığı gibi “ünlü” David COPPERFIELD (1956- ) değil, bir başka Amerikalı, Lance BURTON (1960- ) kabul edilmektedir..
Sihirbazlık dünyası içinde büyük ün kazanmış olan, yaptıkları gösteriler ile diğer sihirbazları da hayretler içinde bırakan bir grup daha bulunmaktadır. Bu sihirbazlar, ingilizce “close-up” diye adlandırılan, bizim “yakın sihirbazlık” ya da “masa oyunları” adını verdiğimiz sihirbazlık türünün temsilcileridir ve özellikle iskambil sihirbazlığında büyük ustalık gösterirler: Bu alanda XX. Yüzyılın tartışmasız en büyük ismi Dai VERNON’dur. Dai VERNON (David Frederick Wingfield Verner), 11 Haziran 1894 tarihinde Kanada’da doğmuştur. Ustalığı ve buluşları ona “The Professor” (Profesör) ve “Houdini’yi Şaşırtmış Olan Adam”lakaplarını kazandırmıştır. Bu ikinci lakabı, bir sihirbazlık oyununu en çok üç kez izlemeyle çözeceğini iddia eden Houdini’ye ünlü “The Ambitious Card” oyununu tam sekiz kez göstermesi ve Houdini’nin oyunu çözememesine borçludur. 1963 yılından itibaren Larsen Ailesi Hollywood’daki The Magic Castle’ın bir bölümünü onun ikametine tahsis etmiştir. Centilmenliği ile de tanınan ve çok sevilen Dai VERNON 1992 yılında Hollywood’da hayata gözlerini yumdu.

JONGLÖRJONGLÖR- JONGLÖR- JONGLÖR- JONGLÖR

Juggle kelimesi eski bir fransızca kelime olan “jogler”‘dan gelmiş. Anlamı, soytarılık yapmak yada şaka yapmak. Modern anlayışta juggle, el çabukluğu, hokkabazlık, ya da hile yapmak anlamında kullanılıyor.

neler yapılır bu jonglörlükle?

İşin içine girdiğinizde “juggle” kelimesinin sözlük anlamı oldukça kısıtlı kalıyor. Hiçbir kuralı yada tanımı jonglörlük ile bağdaştırmak kolay değil. Jonglörlük, yapabildiğiniz herşeyi kapsar. Elinize geçen topları havada dans ettirmekten tutun, masanızdaki buruşturulmuş kağıtlarla oynamaya kadar uzanan bir yol jonglörlük.

tarihi ne ola ki bunun? eski bişey mi nedir?

Yerçekimine karşı oynanan bu oyun aslında yeni bir uğraş değil. Jonglörlük adına bulunan en eski “şey” tahminen i.Ö. 1900″lere uzanan ve dört kadın figürünü top çevirirken gösteren bir hiyeroglif. Ortaçağda insanlar sokakta jonglörlük yaparak hayatlarını kazanmışlar. Ne var ki bu yalnız bir sokak eğlencesi olarak kalmamış, günümüze kadar uzanan bir sokak kültürü oluşturmuş. Bu kültür günlük yaşamda koşuşturan insanlara bir kaç dakikalıkta olsa bir gülücük, ufak bir eğlence hediye etmeyi amaçlamış.

ÇOCUK TİYATROSU  HAKKINDA (alıntıdır) ALİ NİHAT TAVŞAN

Çocuk tiyatrosuna, özelde de okulöncesi çocuk tiyatrosuna bakmadan önce tiyatronun çocuk için ne ifade ettiğine göz atmalıyız.

Tiyatro çocuk için oyun demektir. Oyun ise çocuğun en önemli işidir, deneyim kazanmak için gerekli bireysel özgürlüğü ve birlikteliği içinde barındıran eylemdir. Çocuk oyun oynayarak deneyim kazanır, birçok davranışı öğrenir. Kendini ve çevresini tanır, sosyalleşir. Ve en önemlisi de oyun oynamak keyifli bir iştir. Tiyatro da çocuk için oyun olduğuna göre önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Okulöncesi tiyatrosu çocuk tiyatrosundan ayrı bir olgu değildir. Bu nedenle çocuk tiyatrosu kavramına bakılması gerekmektedir.

Peki.. Nedir çocuk tiyatrosu?…

Çocuk tiyatrosu bir kaç cümleyle tanımlanmak istenirse oldukça zorlanılır. Ve kısa yoldan çocuklar için yapılan tiyatro sanatına çocuk tiyatrosu denerek işin kolayına kaçılır. Oysa içinde çocuk ve tiyatro sanatı olan bir kavram böyle geçiştirilemez. Çocuk tiyatrosunu tanımlayabilmek için, öncelikle çocuk birey olarak kabul edilmeli , çocukların kendilerine özgü özellikleri olduğu kabul edilmeli ve çocuk tiyatrosu tanımı bu bağlamda yapılmalıdır .

O halde ; Çocuğun bedensel, duygusal ve düşünsel özelliklerine göre hazırlanan, çocuğun düş gücüne hizmet eden, çatışmayı çocukları ilgilendiren konulardan seçip, çocuk gözüyle işleyip, tiyatronun anlatım olanaklarının – dekor, kostüm, oyunculuk, müzik, dans – çocuklar için uygulandığı tiyatroya, çocuk tiyatrosu denir.

Okul öncesi tiyatrosu da ayrı bir tanım değildir. Çocuk tiyatrosu kavramı okul öncesi tiyatrosunu da kapsar. Burada önem taşıyan okulöncesi çocuğunun özelliklerini bilmek ve çocuk tiyatrosunu ona göre yapmaktır.

Okulöncesinde tiyatronun başlangıcı için grup davranışlarının artmaya başladığı 3 yaş baz olarak alınmalıdır. Yani çocuğun bireysellikten toplumsallığa geçmeye başladığı dönem. Çocukta 3, 4 yaşlarında arkadaşlık olgusu güçlenir ve paylaşım artar. Tiyatro da bir paylaşım olduğuna göre oyun izlemeya başlama yaşı 3’tür, bazı durumlarda , grubun niteliğine göre 2 yaşına bile inebilmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken olay ayların, hatta haftaların bile çocukta gelişimin farklılaşmasına neden olabildiğidir. Bir oyunu izlerken huzursuz tepkiler veren çocuk, bir ay sonra son derece mutlu olarak oyunu izleyip katılım sağlayabilmektedir.

Tiyatro Pembe Kurbağa Deneyimi

Biz Tiyatro Pembe Kurbağa olarak okulöncesi çocuklarını iki grupta değerlendirmekteyiz. Küçük grup 3- 4 yaş ve büyük grup 5- 6 yaş. Bu iki grupta oyunlara verilen tepkiler, temayı algılama, öyküyü izleyebilme farklılık gösterdiğinden , oyunculuk ve sahneleme de farklılaşmaktadır. Bu yüzden oyun doğaçlamaya açık olmalı , oyuncu seyirciden gelen değişik tepkilere göre oyunu şekillendirebilmelidir.

Genellikle okulöncesi kurumlarda oyun oynarken, izleyici sayısı fazlaysa, izleyicileri iki veya daha fazla gruba bölmekte, bu bölümlemede de yaş gruplarını dikkate almaktayız. Oyuna girişimiz, aksiyonun hızı, temanın işlenişi, oyun süresi, hatta oyunda kullandığımız mask, makyaj gibi malzemelerin kullanım şekilleri yaş gruplarına göre değişiklikler gösterebilmektedir.

3-4 yaş grubunda; sergilenen oyunun girişinde oyuncu olarak son derece temkinli ve tüm algıların açılarak , çocuktan gelen en küçük tepkiyi bile değerlendirilerek aksiyon geliştirilmelidir. Oyunun temposu biraz daha düşük olmalıdır. Özellikle 3- 4 yaş grubunun oyuna gösterdikleri tepki yeteri kadar güçlü değildir. Bu algılamadıkları, algılayamadıkları anlamına gelmez. Ama yine de oyun vurgulanarak oynanmalıdır. Tabi ki oyunun süresi de biraz kısaltılmalıdır.

5- 6 yaş çocuğunda algı, 3 – 4 yaşa göre daha güçlüdür. Tema ve öykünün çocuğa aktarılması daha kolaydır. O nedenle aksiyon daha hızlı akmalıdır. Ancak bu kez de motor gelişiminin ve zihinsel gelişiminin hızlanması sonucu çocuğun oyunun kurgusuna müdahalesi artmaktadır. Bu son derece doğal bir tavırdır. Çocuk bir olayı farkederek bunun üzerine gider. Bu, üstün olma ve fark edilme isteğindendir. Eğer oyuncu deneyimli değilse bu durumda çocuğa baskı uygulamaya başlar. Oyuncu, oyundaki rolünden sıyrılarak – rolünden çıkarak – kendi kişisel kimliği ile çocuğa oturmasını, susmasını söyler, ya da çocuğun öğretmenine söyletir. Çocuğun atak olması son derece normal bir tavırdır. Bu onun bedensel özelliğinden kaynaklanmaktadır. Oyunun bozulmaması, diğer çocukların dikkatinin dağılmaması açısından oyuncunun bu çocuğa müdahalesi doğrudur. Ancak oyuncunun çocuğu susturmasının, oturtmasının nasıl yapıldığı çok önemlidir. Oyuncu bu eylemi rolünden çıkmadan, rolüne uygun küçük bir hareketle, rolüne uygun küçücük bir bakışla başarmalıdır.

Oyun ; daha girişten itibaren çarpıcı olmalı , merak uyandırarak çocuğu oyuna almalıdır. Oyun başlıyor diye çocuğun kendi kendine susması beklenemez . Oyunun kendisi çocuğu susturmalı ve sürüklemelidir. Bunlar da dramatik kurgusu olan bir oyunla başarılabilir. Yani çocuk oyunlarının ve okulöncesinde tiyatronun olmazsa olmazı dramatik gelişimdir. Ne yaptığınız değil, nasıl yaptığınız çok önemlidir. Nasıl anlatılacağını bildikten sonra çocuğa anlatamayacağınız hiçbir şey yoktur.

Okulöncesi tiyatrosunda bir oyunun başarılı olabilmesi için öncelikle inandırıcı bir öykü seçilmelidir. Bu öykü çocuğu ilgilendirecek, merak uyandıracak bir konu içermelidir. Öyküdeki oyun kahramanları ilgi çekici olmalıdır. Birçok tiyatro bilimcisi her tür konunun ve öykünün çocuğa verilebileceğini savunur. Evet.. verilebilir. Ancak biz Tiyatro Pembe Kurbağa olarak öncelikle çocukların keyif alabileceği renkli bir atmosferde geçen masalsı konuları tercih etmekteyiz. Çünkü çocuk büyüdüğü zaman zaten ciddi konularla karşılaşacaktır. Unutulmamalıdır ki çocuk eğlenmeyi, oyunu sever. Eğitim – oyunun teması – eğlencenin içine serpiştirilebilirse çok başarılı olunabilir.

Çoğunlukla oyunlarımızı masalsı olarak kurgulamaktayız. Oyunlarımız “evvel zaman içinde “ diye başlamakta, oyuncu abi ve ablalar oyunda roller alarak oyuna katılmaktadırlar. Yani biçim olarak açık biçim kullanılmaktadır. Seyirci de oyunda rol almakta, maskeler takarak, aksesuarlar kullanarak dramatik gelişime katılmaktadır. Hatta kimi oyunlarımız tam anlamıyla interaktiftir. Yani çocuk tepki vermezse gelişemeyecek, oyun olamayacak oyunlarımız bile vardır. Örneğin 2002-2003 sezonunda okul öncesi kurumlarda oynadığımız “Ormanın Kralı” böyle bir oyundur. Bu oyunu salonumuzda da oynamak istedik. Ancak gişe seyircisinin hem sayıca istenilenin çok altında olması, hem de okulöncesi kurumlardaki çocuklar gibi tepki veremeyeceği kaygısıyla –ebeveyni ile tiyatroya gelmesi tepkisini gizlemesine neden olabilmektedir- salonumuzda bilet alıp gelen seyirciye oynamayı gerçekleştiremedik.

Okulöncesi tiyatrosunda çatışma hemen başlamalıdır. Bu dönem çocuğunun beklemeye tahammülü yoktur. Çatışmanın uzun zaman aldığı oyunlarda çocuk oyuna girmeden kopmakta, kendi kendine oyuna dalmaktadır. Çocukta oyun sırasında şimdi ne olacak sorusunu sürekli ayakta tutarak konu geliştirilmeli, oyunda doruk ve düğüm noktaları hazırlanmalı ve her şeyin çözümlendiği bir finalle sonlandırılmalıdır. Oyunun inandırıcı olabilmesi için oyundaki ulaşmak istenilen hedefler rastlantıya bırakılmamalı, hedefler oyunun dramatik kurgusu içinde en az üç kez tekrarlanmalıdır.

Oyunlarda şiddet içeren sahnelere kesinlikle yer verilmemelidir.

Oyun kahramanları ilgi çekici, alegorik kahramanlar olmalıdır. Kesinlikle direk kendisi olan çocuk kahraman rolleri kullanılmamalıdır. Çocuğun, oyun kahramanına uzaktan bakması sağlanmalıdır. Çünkü çocuk oyun kahramanıyla özdeşleşir. Onunla duygusal bir bağ kurar.

Oyunlarda kullanılacak şarkılar, danslar fazla abartılmamalı, gerekiyorsa yapılmalıdır. Şarkılar oyunun konusuyla ilgili olmalı, çocuğu oyuna bağlamaya yardımcı olmalıdır. Yani dans ve müzik oyuna hizmet etmelidir.

Oyunda kullanılacak görsel malzemeler çocuk gözüyle yaratılmalıdır. Dekor oyunun amacına hizmet etmeli, sahnede az ve gerekli malzeme olmalıdır. Kullanılmayacaksa, sırf güzel diye sahnede yer almamalıdır. Sahnede gösterilen aksesuarlar da oyuna hizmet etmeli, çocuğun kafasında; ‘ o ne işe yarıyordu acaba ? ‘ sorusu kalmaksızın kullanılmalıdır.

Kostüm ve aksesuarlarda ise üslup birliği sağlanmalıdır. Örneğin “Minik Kuş” adlı oyunumuzda lider kuşun kostümünü kanatlı, minik kuşu ise küçük olduğu gerekçesiyle kanatsız olarak tasarlamıştık. Oyunu oynamaya başladıktan sonra minik kuşu çocuklar kabullenmekte zorlandılar. Hatta bazı çocuklar “o kuş değil,” diyerek tepkilerini dile getirdiler. Elbette bu tepkiler üzerine kostümlerde gerekli değişikler yapıldı.

Oyunların isimleri çocuklar açısından çekici, sevimli ve merak uyandırıcı olmalıdır. Asla olumsuz isimler kullanılmamalıdır.

Özellikle okulöncesi tiyatrosunda oyuncu ile seyircinin, hatta seyirci ile seyircinin göz kontağı çok önemlidir. O nedenle oyun için saptanan yer onlarla içiçe bir ortamda olmalıdır. Oyun, her zaman mümkün olmamakla birlikte, çocukların her açıdan oyunu görebilecekleri bir konumda oynanmalıdır. Oyuncunun seyirci ile göz kontağının yanısıra tensel teması da kullanabilmeye uygun bir alanda oynaması tercih edilmelidir. Çünkü dokunmak okulöncesi çocuğunun yaşamında çok önemlidir.

Oyun mekanları, gişe açan tiyatrolar dahil, eğer çocuk tiyatrosu yapıyorlarsa çocuğa uygun, çocuk gözüyle yaratılmış, çocuğun fiziksel ihtiyaçlarını karşılayan, onların rahat hareket edebilmelerini sağlayan mekanlar olmalıdır.

Işık kullanımında ise; sahne ve seyir yeri, ki biz bunu bütün olarak düşünmekteyiz, oyunun gerektirdiği ölçüde aydınlık olmalı, çocuk asla karanlığa mahkum edilmemelidir.

Müziğin ve efektlerin ses düzeyi asla fazla olmamalı, müziğe giriş ve çıkışlar ani yükselip ani kesilmemelidir. Müzik yavaşça girmeli ve çıkmalıdır. Oyunlarda metalik – mikrofonik—sesler oyunun amacına hizmet etmiyorsa kullanılmamalıdır.

Ülkemizde Okulöncesi Çocuk Tiyatrosu

Ülkemizde okulöncesi çocuk tiyatrosu yeterince dikkate alınmamıştır. Tiyatro oyuncularının, yazarlarının, tiyatro uzmanlarının, hatta çocuk gelişim uzmanlarının, psikologların bile üzerinde yeterince düşünmedikleri, önemsemedikleri bir alandır okul öncesi tiyatrosu.

Öyle ki birçok tiyatro uzmanı, çocuk tiyatrosu yaşını 7 yaş ve üstü ile başlatmış, okulöncesi çocukları için de yalnızca kukla tiyatrosunu önermiştir.

Bu nedenlerle okulöncesinde tiyatro yapanlar ; çoğunlukla amacı yalnızca para kazanmak olan, yalnızca gününü geçirmek için tiyatro yapanların, yalnızca seyirci karşısında tecrübe kazanmak isteyen “oyuncu adayları”nın yöneldikleri bir alan haline gelmiştir.
Çünkü tam anlamıyla denetimsizdir.
Çünkü iyi olan alternatifleri azdır.
Çünkü yaptıkları “tiyatro”nun maliyetleri çok ucuzdur.
Çünkü okulöncesi çocuklarının seçme şansları çok azdır. Birçok okulöncesi kurumu da seçici değildir. Öyle ki birçoğu okullarında yalnızca etkinlik yapmış olmak için tiyatro ve drama kabul etmektedir.

Birçok ebeveyin de seçici değildir. Çocuğunu tiyatroya hamburger yedirmek için ya da yalnızca eğlence olsun diye götürmektedir. Bu da ‘hamburger tiyatroları ‘ nın ve yalnızca fars güldürülerinin yer aldığı ‘ eğlence tiyatrosu ‘ gibi olguların doğmasına neden olmaktadır.

Ülkemizde çocuk tiyatrosu kavramında, nitelikli çocuk tiyatrosunun nasıl yapılacağı, denetiminin gerekliliği tartışmaları yapılmaktadır. Sevindirici gelişmeler de vardır. Örneğin kimi tiyatro okullarında çocuk tiyatrosu dersi konmuştur. Çocuk tiyatrosu konusunda workshop’lar yapılmaktadır.

Özelde ise okulöncesinde tiyatro kavramı ve niteliğinin tartışılması gündeme yeni girmiştir. Ve bu yıllar alacaktır.

Okulöncesi çocuk tiyatrosu niteliğinin arttırılması için, çocuk tiyatrosu ile uğraşanlar, o dönem çocuklarının özelliklerini iyi bilmeli, oyun içeriklerini çocukların seveceği ve ilgi göstereceği konulardan seçmeli, kendi işlerini – yazarlık, yönetmenlik, oyunculuk,vb – sevmeli ve yaptıkları işe saygı duymalıdır.

Okulöncesi çocuklar, izleyeceği oyunları kendileri seçemezler. Seyircisi tarafından seçme şansı olmayan okulöncesi tiyatrosunu seminerler yaparak, akademik çalışmalarla yoğurarak, belki de tiyatro okullarına dersler koyarak, okul-öncesi tiyatro festivalleri yaparak, çocukların ebeveyinlerini, öğretmenlerini kaliteli oyunlar izlemeye yönlendirerek, kötü yapımları eleştirerek okulöncesi tiyatrosunun kalitesi arttırılabilir.

İşi çocuk olan, çocuğa nitelikli şeyler vermek isteyen herkesin tek sloganı Çocuğa Saygı, Çocuğa Sevgi olmalıdır.

KARİKATÜR – KARİKATÜRİST – HAKKINDA

Her alanda olduğu gibi Türk karikatüründe de bazı temel taşları vardır. Bunlardan birisi de rahmetli Nehar Tüblek’tir. Ölümünden kısa bir süre önce Nehar Tüblek ile yapılan röportajda kendisine yöneltilen; ” Karikatürün topluma nasıl bir katkısı olmalıdır ? ” sorusuna şu cevabı verir:

” Karikatür bir yergi sanatıdır. Topluma katkısı ise, karikatür kötü ve yanlış olguların nasıl düzeltilebileceğini çizgilerle anlatmaya çalışır. Ben bu çabalarımın dikkate alındığını pek göremedim.”

Gerçekten de biz mizahçılar ülkemizde ciddiye alınmadık. Ürünlerimiz de, önerilerimiz de dikkate alınmadı, gülündü geçildi…

Beni bir mizahçı kimliği ile bu kürsüye davet ederek mizahı ciddiye aldığını gösteren sayın başkanıma ve yönetim kurulu üyelerine şükranlarımı sunuyorum. Yine mizahı ciddiye alarak beni onurlandıran siz değerli misafirlere ve değerli basın mensuplarına da teşekkür ediyorum.

Adet olduğu üzere konuşmama başlamadan önce kısaca kendimi tanıtmak istiyorum. 1962 yılında Tavas ilçesi Kızılcabölük kasabasında dünyaya geldim. İlk ve ortaokul tahsilimi Kızılcabölük’te yaptım. Liseyi, Nazilli Öğretmen Lisesi’nde başladım, Ortaklar Öğretmen Lisesi’ nde devam ettim Tavas’ta bitirdim. Ankara Hacettepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği’nden 1986’da mezun oldum. Halen Açık Öğretim İşletme Fakültesi Yönetim ve Organizasyon Bölümü 4. Sınıfında okuyorum. 1977 yılından bu yana karikatür çiziyorum. Birçok mizah yayınında çalışmalarım yayınlandı. Yerel basında mizah sayfaları hazırladım. Denizli’de Sayın Mehmet Fevzi Yeniçeri ve Araştırmacı yazar Şükrü Tekin Kaptan ile beraber TEBESSÜM il mizah dergisini çıkardım. Trabzon, Adana, İzmir’de günlük karikatürler çizdim. Televizyonda karikatür proğramları yaptım. Katıldığım yarışmalardan 13 ödül aldım. İtalyadaki bir yarışmada da diploma ile ödüllendirildim. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve İtalya’da sürekli sergilenmek üzere karikatürlerim


Share this post

Comments are closed.


Yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir palyaço yaşarmış. Bu palyaço çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes palyaçonun güllerine hayran kalırmış. Palyaço da güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş. Genç palyaço gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Palyaço güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış, fakat genç palyaço güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş. Kendi kendine güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam. diyormuş palyaço. Bir sabah çiçeklerini yine sularken palyaçonun dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış. Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç palyaço sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak diye güzel sözler söylüyormuş. Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş palyaço için. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş palyaçonun tomurcuğu. O kadar güzelmiş ki palyançonun tomurcuğu onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Palyaço hikayesinin devamı...